DERDE DEVA...

DERDE DEVA...

Değerli Dostlar; günlük hayatımızda çok kullandığımız bir deyimdir; “derde deva olmak” bu hafta bu hususta paylaşımda bulunalım istedim.

Zaman zaman “her derde deva olmak ya da çare olmak” gibi farklı şekillerde de kullanılabilir.

Derde deva olmak deyimi;  insanın herhangi bir sıkıntısına çare olmak manasında kullanılmaktadır.
“Bu bitkinin derde deva olduğunu söylüyorlar.”
“Sabır, şükür, dua; her derde deva olur, unutma.”
“Sağ olsun, her derde deva olan bir ağabeyim var.”

Hem Milli hem de Manevi değerlerimizde ihtiyaç sahiplerine yardım etmek çok önemlidir. Fakat bu durumu duygu sömürüsüne fırsat vermeden yapabilmeliyiz.

Bizlerde mümkün oldukça ihtiyacı olana yardım etmeli; derdine deva olmaya çalışmalıyız.

Ayet-i kerime de şöyle buyrulur:

“Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların maîşetlerini aralarında Biz taksim ettik; birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.” (ez-Zuhruf, 32)

Bu sebeple hâli vakti yerinde olanlar, bu “takdir-i ilâhî”yi iyi idrak ederek ihtiyaç sâhiplerine karşı hissiz kalmamalı, büyük bir ibadet vecdiyle derdi olanın derdine derman olmalıdır.

Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et." Bunun üzerine birisi, "Ey Allah'ın Resulü! Eğer mazlum ise yardım ederim, ancak zalimse ona nasıl yardım edeceğim?" dedi. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu: "Onu zulümden uzaklaştırırsın veya onun zulmüne engel olursun.

İki kardeştiler. Ateşe tapan Mecusilerin çok olduğu bir şehirde yaşıyorlardı. Kendileri de ateşe tapıyorlardı. Bir gün taptıkları ateşi denemek istediler. Ellerini ateşe soktular. Ateş hiç mi hiç tanımadı, ikisinin de ellerini fena halde yaktı.

Çok kızdılar:

– Bunca zamandır tapındığımız ateş bizi yine yakıyor, öyle ise neden buna ibadet edip duracağız? diyerek Bağdat’taki meşhur İslâm âlimi Malik bin Dinar’ın vaazını dinlemeye gittiler. Malik bin Dinar vaazında şöyle diyordu:

-Ateşi de, ateşe tapanı da Allah yaratır. İnsanlar yaratığa değil, yaratana ibadet etmeli, O’na kullukta bulunmalıdırlar.
Hemen karar veren küçük kardeş, Malik bin Dinar’a gidip durumunu anlattı. Müslüman olacağını söyleyerek, Kelime-i Şehadet getirdi:

– Eşhedü en lâilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resûlüh.

Büyük kardeş ise korkuyordu.

– Müslüman olduğumu patronum duyarsa beni işten kovar, aç kalırım, diye endişeleniyordu.

Küçüğü ise:

– Şimdi iman ettiğimiz Allah, ateş gibi değildir. O, kendine iman edeni de iman etmeyeni de aç bırakmaz, beni işimden kovsalar da yine Allah’a inanmakta devam edeceğim., diyordu.

Malik bin Dinar da kendisini tebrik etti. Korkmamasını söyledi. Ne var ki küçük kardeşin iman ettiğini patronu öğrendi. Onu hemen işten çıkardı. Bununla da yetinmedi. Şehirdeki bütün iş sahiplerine haber göndererek, delikanlıya iş vermemelerini söyledi.

Her gün çarşıya gidip iş arayan küçük kardeş, eve eli boş dönüyordu. Kimse ona iş vermiyordu.

Aradan günler geçti. Fakat yine iş bulamadı. Evde de yiyecek bir şey kalmamıştı. Allah’tan kurtuluş çaresi istedi.

O gün yine eli boş döndü. Fakat annesi çok memnun görünüyordu. Oğlunu kapıda karşıladı:

– Oğlum, dedi, birisi sana çok para gönderdi. Bir de mektup yolladı.

Mektubu heyecanla açan Mümin kardeş okumaya başladı.

– Sen İslâm’a girdiğin günden itibaren peşine taktığım adamımla durumunu takip ettirdim. Ateşe tapanların seni işinden kovacaklarını, aç bırakıp, dininden döndürmeye çalışacaklarını biliyordum. Nitekim tahminim doğru çıktı. Seni işinden çıkardılar, parasız kaldın. Biz Müslümanlar din kardeşlerimizin perişan olmasına asla razı olamayız. İşte sana ihtiyacından fazla para. Bunları harca, iş bulamadığın günlerde ise mutlaka bize uğra, perişan olma. Sana iş de buluruz, para da.

Derde deva olmak böyle güzel değerli dostlarım.

Yüce Allah bizleri dostunun derdine deva olan gönlü güzel insanlardan eylesin.