Hürses
25 Şubat 2020 Salı
Anasayfa > Yazarlar > Cafer AKSAY > TÜRKÜLERİN FELSEFESİ!
Cafer AKSAY

TÜRKÜLERİN FELSEFESİ!

27.01.2020 17:51 12 14 16 18 yazdır
Yazar : Cafer AKSAY

TÜRKÜLERİN FELSEFESİ!

Değerli Dostlar; sizlerle türkülerimizin derinliğini ve her türkümüzün derin bir felsefe özelliği taşıdığını paylaşmak istiyorum.

“Derdim çoktur hangisine yanayım,

Yine tazelendi yürek yarası,

Ben bu derde hande derman bulayım,

Meğer dost elinden ola çaresi…”

Sözlerin derinliğine bakar mısınız? İsterseniz bununla ilgili sayfalarca yazı yazabilirsiniz.

"Dağlar seni delik delik delerim,

Kalbur alır toprağını elerim,

Sen bir kara koyun ben de bir kuzu,

Sen döndükçe ardın sıra melerim."

Bununla ilgili kitap yazabilirsiniz. Dağ ile dertleşmedeki güzelliğe ve inceliğe bakar mısınız? (Dağlar ile ilgili türküleri ayrı bir yazıda ele almayı düşünüyorum.)

Nice gelin, düğün, ölüm, ayrılık, gurbet ve çeşitli facia sahneleri üzerine kurulu türkülerimiz mevcut. Bütün bu türküler bağrı yani ciğeri yanan bir Anadolu insanı tarafından dile getirilmiştir. Nitekim çeşitli türkü antolojilerinde, herhangi bir türkünün veya türkülerimizin hikâyesiyle karşılaşmak mümkündür. Ya da ne bileyim radyoda, televizyonda bir türkü takdim edilirken onun nerede, nasıl ve hangi trajik vaka üzerine yakıldığına dair sözler işitiyoruz. Antolojilerde türkü hikâyesi yazanlar veya televizyon ve radyo programlarında bu hikâyeleri seslendirenler, sundukları müziğin hikmetini ve tesirini artırmak için türkülerimizin hikayelerini dile getirmeye çalışıyorlar.. 

Aslında türkülerin felsefesini yapmaya çalışıyorlar.

            “Engine de deli gönül engine,

Şimdi rağbet güzel ile zengine,

Güzel isen hatırını sayarlar,

çirkin isen dış kapıdan kovarlar”(Yozgat). Bu türkü Nasrettin Hoca’nın kürkünü hatırlatır hep şahsıma. Köyde hayat normalde, tarım ve hayvancılıktaki verim üzerine düşünülür. Bir de şu türküye bakalım; “ Ben varmam inekliye, yoğurdu sinekliye, Allah nasip eylesin, omuzu tüfekliye”. Hâlbuki bu hatun kızımız, ineğin sütünden yağından, etinden gücünden faydalanarak bir sürü iş yapabilir. Ya da inekleri çok olan bir ağa onu mutlu edebilir. Gel gör ki o omuzu tüfekli yar istiyor. “Kale kaleye bakar, ah kaleden kanlar akar, delikanlı dururken, ihtiyara kim bakar” (Silifke). Burada da gençlik ve tazelik tercih ediliyor. “Hış hışı hançer, boynuma le le küpeli kızlar yanıma, ben halayın başıyam le le incili küpe kaşıyam” (Gaziantep). Delikanlımız, burada kendini pek beğeniyor. “İki keklik bir kayada ötüyor” türküsünde “ yazması oyalı, kundurası boyalı yar benim aman aman”  denilerek zengin biri seviliyor. “Yazması oyalı, kundurası boyalı” Yine bir anonim türküde “keten göynek filfili / nineler,” derken de aynı şeyi görebiliriz. Keten her zaman pahalı bir kumaştır. Burada bahsettiğimizin hepsi birer hayat felsefesidir.

            Sevda insanın hayatına her zaman damgasını vurmuştur ve onu meşgul etmiştir. Kavuşmanın, sevincin, özlemin, ayrılığın beğeninin dili olmuştur türküler. “Kiraz aldım dikmeden, halime dallarını bükmeden, bir armağan ver bana, Halimem ben gurbete gitmeden”(Bolu).  Sevdasını ne güzel dile getiriyor değil mi?

            Zaman zaman da türkülerde akrabalara nispet yapılır. “Hopdiridi datdirididom” (Ege) türküsünde, “Haydindi teyzen dayın, gurusun domuz soyun, ağabeyine ben varacen, yengen olucen gayrı” der. Bir insanın, dünyalarda bir tane sevdiğini, sülalesinden ayrı düşünmesi doğal mı bilemem. Ama kızımız sevdası için mücadele veriyor. Dikkat edersek akrabalarına tepkisini türküde felsefi olarak dile getiriyor.

            “Kaşın çeğmelenmiş kirpik üstüne/Havada buludun ağdığı gibi / Çiğ düşmüş de gül sineler ıslanmış/ Yağmurun güllere yağdığı gibi…”
Türküler, hayat felsefesinin gök kuşağına bürünmüş renkli, ahenkli yüreğidir.
Anadolu gerçeğini, bütün yönleriyle derinliği ve genişliği ile birlikte türkülerde buluruz:
“Aman ormancı canım ormancı /Köyümüze getirdin yoktan bir acı…”

“Sabahyıldızı gibi içime doğdun efem /Bir yaz güneşi gibi bağrımı yaktın efem…”
“Efeler de geliyor dört atlı / Cepkenleri kanatlı …”
“Bir yanımı sardı müfreze kolu /Bir yanımı sardı Varilcioğlu/ Beşyüz atlı ile kestiler yolu/ Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz…”
“Gafil gezme şaşkın, bir gün ölürsün, söyleyen dillerin söylemez olur/Bülbül gibi dilin olsa ne fayda…”
“Tepe bağa vardım buldum izini/ Boğazıma durdu çavuş üzümü / İste teğmeninden versin izini/Bir daha göreyim kara yüzünü…”
“Benim yarim yaylalarda oturur/Ak ellerin soğuk suya batırır..”

“Sarı saçlarını deli gönlümü / Bağlamışlar çözülmüyor Mihriban/Ayrılıktan zor belleme ölümü/ Görmeyince sezilmiyor Mihriban/ Yar deyince kalem elden düşüyor/ Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor/ Lambada titreyen alev üşüyor/ Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban…”
Aşk ve hasret dolu titreyen /üşüyen yüreğin, lambada titreyen / üşüyen aleve benzetilmesinde doruklara tırmanan duyguların, dizelerde yüceleşen bir söz sanatı /benzetme ile anlatılması tüm yüreklerde silinmez izler bırakmakta…
“Gam kasavet boydan aşıyor/Gel de bu dünyayı gör deli gönül/Daha senden gayri dostum yoktur/ Nedir bu telaşın vay deli gönül! ”
“Şu geniş dünyaya sığmayan gönül/ Şimdi bir odaya kapandı kaldı/ Bir soluk bir dakka duramaz iken/ Oturduğu yerden kakamaz oldu/ Hani gençlikteki çağlayan gönül/Gâhi gülüp gâhi ağlayan gönül!”

            Yöremizden bir Silifke türküsünde ki incelikle noktalayalım isterseniz: (Silifke türkülerindeki felsefi bakışı başlı başına incelemeye gayret edeceğim İnşallah.)

            “Kerem der ki dağ üstüne dağ olmaz,

            Ah çekenin yüreğinde yağ olmaz…”

Mükerrem Tollu 468x60
Yazarın Son Yazıları
Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.