Hürses
06 Nisan 2020 Pazartesi
Anasayfa > Yazarlar > Cafer AKSAY > İKİ HAYAT FELSEFESİ!
Cafer AKSAY

İKİ HAYAT FELSEFESİ!

16.04.2018 16:59 12 14 16 18 yazdır
Yazar : Cafer AKSAY

İKİ HAYAT FELSEFESİ!

            Sevgili dostlar, bu hafta sizlerle hayata bakış açısıyla ilgili sohbet edelim istedim. Yavuz Sultan Selim Han’a ait bir şiirden ve iki düşünürün görüşünden dem vuralım isterseniz.        

            Mihrimah:
Padişahı âlem olmak bir kuru kavga imiş
Bir veliye bende olmak cümleden âlâ imiş. (Yavuz Sultan Selim)
***
Geçme namert köprüsün ko aparsın su seni 
(Geçme namert köprüsünden bırak su götürsün seni) 
Yatma çakal gölgesinde ko yesin aslan seni 
(Yatma çakal gölgesinde bırak aslan yesin seni)
"Yavuz Sultan Selim Han "         

            "Evinden dışarı adımını atar atmaz gülmeye başlardı biri. Öteki ise ağlamaya.
( Juvenalis )

            Bilirsiniz felsefe tarihi bir dizi zıtlıklar tarihidir. Burada karşıt konumların, uzlaşmaz düşüncelerin, tavırların hikâyesi anlatılır. Yine bilirsiniz bunların hemen hemen hepsi de ötekini yanlışlamayan, daha doğrusu yanlışlayamayan karşıtlıklardır. İşte böylesi karşıtlıklardan biri de gülen ve ağlayan filozoflar Demokritos ile Herakleitos arasında kurulmuştur. Anlatılan o ki, bu iki ünlü filozof birbirinden kökten farklı iki karşıt dünya görüşünü temsil ediyorlarmış. Bu karşıtlıkta, Demokritos, insanlara mutluluk ve huzur vaat eden “Altın Çağ”ın gelecekte olduğunu düşünen, bu nedenle de gülen iyimser filozofu; Herakleitos ise, “Altın Çağ”ın, o huzur ve mutluluk ülkesinin geçmişte kaldığını düşünen, bu nedenle de ağlayan kötümser filozofu temsil ediyormuş. Kısacası biri gözünü geleceğe çevirmiş, diğeri ise geçmişe: Felsefenin aydınlık ve karanlık yüzü!

         Basit ama nihayetinde hepimizin taraf olduğu, olabileceği esaslı bir karşıtlık değil mi bu? Huzur ya da mutluluk dediğimiz ulaşılacak bir hedef mi yoksa uzaklaşılan bir ülke mi? İşte bazen o bazen de bu tarafına rahatlıkla geçebileceğimiz bitmek bilmeyen bir tartışma. Bir tarafta ütopya, diğer tarafta ise nostalji: Arzu ve özlem. Ve bu iki (henüz ya da artık) “yok-ülke” arasında uzanan yaklaşımın boğucu toprakları: Mecburi gurbet...

(Ütopya: Hiçbir yerde bulunmayan zihinde geçen hayal ülkesidir.)

            Aslında ütopya ve nostaljinin birbirlerine pek de uzak olmadıkları yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Bir kere, bazı nostaljilerin içlerinde gizil bir ütopya barındırabileceklerini,  geçmişi olduğu gibi değil olmasını istedikleri gibi kurgulayabileceklerini; bazı ütopyaların da açıkça nostaljiden beslenebileceklerini, geçmişin ideallerini geleceğe yansıtabileceklerini biliyoruz. Dahası, farklı insanî hallerden kaynaklanmalarına rağmen, her ikisinin de ortak bir noktada buluştukları söylenebilir sanıyorum. Bu ortak nokta da, onların şimdi içindeki huzursuz, eğreti konumlarıdır, diyebiliriz. Yine her ikisi de bu huzursuz, eğreti konumdan Şimdi’yi sorgulamayı, sarsmayı amaçlar. Biri gelecek, diğeri ise geçmiş adına yapar bunu. Bu durum, hem ütopya hem de nostalji açısından acı verici, bunaltıcı bir an, sıkışılmış ve bu nedenle de aşılması, kurtulunması gereken bir durumdur. Çünkü Şimdi, bizi geçmişten koparan ya da geleceğe uzanışımızı engelleyen bir andır, işte nihayetinde. Nostaljik bakış için Şimdi, güzel olan her şeyin gömüldüğü bir mezar; ütopik bakış için ise, güzel olan her şey adına gömülmesi gereken bir ölüdür.

            Rahmetli Barış MANÇO ise şöyle diyordu: " Gökler ağlarken dostlar biz ağlamışız çok mu? Hem de gülünce gül pembe olan bizler. . ."

       Bizde ise bu duruma; köpeğe dalanmaktansa, çalıya dolanmak yeğdir, derler. Yani terbiyesiz ve namert bir insanla karşılaşmaktansa onun bulunduğu yere uğramamak çok daha iyidir.
      Kötü insanlarla karşılaşmamak için, her zorluğa katlanmak lazım. Kötünün herkese kötülüğe dokunur, demişler. Bu tip insanlardan uzak durmak, onlarla pazar ve onlara nazar eylememek için her türlü sıkıntıyı çekmek daha iyidir.
        Eskiden Adapazarı'na gidebilmek için sekiz gözlü köprüden geçmek gerekiyormuş. Zaman zaman Deli Dumrul misali zorbalardan biri bu köprünün üzerinden gelip geçenden haraç olarak geçiş parası alıyormuş.
         Günlerden bir gün fakir bir derviş, köprüden geçmek istemiş. Zorba yakasına yapışarak, geçiş parası istemiş. İhtiyar, kendisinin fakir bir derviş olduğunu, parası olmadığını ne kadar söylemişse de kâr etmemiş. Geri dönerek zorbaya da birkaç söz etmiş:
Geçme namert köprüsünden, koy aparsan su seni
Sinme tilki gölgesinde, koy yesin arslan seni
“Destur ya pir!” diyerek nehrin içine dalmış. Derviş suya girdikçe Allah'ın hikmetinden olacak su çekilmiş, sular yatağını değiştirmiş, nehir kurumuş. Nehir kuruduğu için de köprüye gerek kalmamış. Zorbanın ağzı da bir karış açık kalmış.

 

 

Mükerrem Tollu 468x60
Yazarın Son Yazıları
Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.