VAHAP SEÇER MİSAFİR OLUYOR.
04 Aralık 2020 Cuma
Anasayfa > Yazarlar > Hasan ORHAN > Dostluk ve arkadaşlık kavramları üzerine söyleşiler
Hasan ORHAN

Dostluk ve arkadaşlık kavramları üzerine söyleşiler

27.04.2017 09:41 12 14 16 18 yazdır
Yazar : Hasan ORHAN

Hasan ORHAN

 Dostluk ve arkadaşlık kavramları üzerine söyleşiler

                        Yalnız kendi menfaatini gözeten dosta gönül bağlama. Fayda görmezse, sana düşman olur

     Hiç düşündüğünüz oldu mu ? dostluk nedir ? arkadaşlık nedir ? arkadaşlık dosluk denilince
ne anlıyoruz,ne kadar dostumuz var,ne kadar arkadaşımız var ?
     Hiç dost kazanmak için çabaladığımız odlumu ? dostluğunu anlamı önemi nedir diye hiç
derinlemesine düşündüğümüz odlumu ?maddenin hakim olduğu,medeniyetin değerini yitirdi-
ği maddenin manaya üstün geldiği günümüzde,sağlam temeller üzerinde güvenilir,inanılır gerçek dostlarımızı ve arkadaşlarımızı tanıyıp,sosyal hayatımızda insani  ve sosyal ilişkile-
rimizi geliştirebiliyormuyuz.
     Dostluğun anlam önemi sorulduğunda veya düşündüğümüzde aklımıza hemen,'paylaşmak
güvenmek,açık sözlü olmak,fedekarlık, süreklilik,gelir.Üzüntülü ve sevinçli günlerimizde
gözümüz acılarımızı kederlerimizi,sevinçlerimizi paylaşabileceğimiz bir dost bir arkadaş arar.
     Gerçek dostlukların hemen bitmediği,sürekli olduğu,hemen bitmediği ve uzun yıllar hatta
ömür boyu sürdürülen bir güven ve itimat ilişkisi olduğu ifade edilir.
     Arkadaşlığın içtimai hayatta araştırmasını yaptığımızda,genelde şöyle tarif edilidiği de olur.'' Çok eski tarihlerde insanlar savaşlarda,arkadan gelebilecek bir tehdit ve tehlikeye karşı
arka taraflarını sağlama alabilmek için bir kaya ''taş''parçasına dayanırlarmış,işte bu arka-taş
zamanla telafuz değişikliği ile ''arkadaş'' olarak kullanılagelmiştir.
     İnsanoğlu sosyal hayat nizamında,yalnız yaşayamadığından,her zaman bir arkadaşının olmasını istemiş,gereksinimi duymuştur.Bu nedenledir ki arkadaşlık müessesi insanlar için
Bir manevi sığınma yeri olmuştur.İnsanlar arasındaki arkadaşlık ilişkileri bölgelere göre,kültür ve inanç durumlarına farklılık arz eder.
      Konu dostluk ve arkadaşlık olunca fikrini aldığım,konuyu aktardığım bazı arkadaşlardan
gelen bazı değerlendirmeleri de özet olarak siz değerli okuyucumuzlara aktarıp paylaşmayı
faydalı olacağına kanaat getirdim .Hatta dostluk ve arkadaşlıkla ilgili yaklaşımlarınızı ve değerlendirmelerinizi varsa ata sözlerinizi e-posta adresime de göndermek suretiyle köşemizde diğer okuyucularımızla paylaşabiliriz.
      Arkadaşlığın tarihsel köküne baktığımızda şöyle bir yaklaşım sergilenir. Savaşlarda insanlar arkadan gelebilecek herhangi bir tehdit ve tehlikeye karşı arkalarını sağlam bir kayaya veya dağa dayarlarmış. İşte arkalarını dayadıkları bu taşa arka taş, diyorlarmış. Arkadaşlıkta buradan ortaya çıkmıştır. Yani güvenebileceğin, arkanı rahatlıkla dönebileceğin, gözün arkada kalmayacak sağlam bir duvardır.
İnsanlar sosyal bir varlık olarak yalnız yaşayamaz. Sürekli olarak etkileşim içinde olacak birilerine ihtiyaç duyar. İşte bu noktada arkadaşlık insanlık için büyük bir sığınaktır.         Arkadaşlık nedir sorusu her insanın sahip olduğu kültür, inanç ve yaşadığı duygusal atmosfere göre farklılık arz eder.
İhanete uğrayan birisi için arkadaşlık, sadakattir. Sorunlarının ağırlığı karşısında yalnız bırakılan için, paylaşımdır. Yanlışları göz ardı edilerek sürekli pohpohlanan için, yallehçilik/yağcılıktır. Sıkıntısının anlaşılmadığına kanaat getiren için empati kurabilmektir.
Aranmayan ve sorulmayan birisi için farkında olunmaktır. Bu tanımları çoğaltmamız mümkündür. Bunların hepsinde ortak nokta yanında olmasıdır. Yani arkadaş her zaman yanında olabilendir. Bununla ilgili çok güzel bir yaşam hikâyesi anlatılır;
Savaşın en kanlı günlerinden biri. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü görür. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu.
     ? Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?
"Delirdin mi? der gibi baktı teğmen.
      ? Gitmeye değer mi? Arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma Asker ısrar etti. Teğmen:
     ? Peki... Git o zaman...
İnanılması güç bir mucize... Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti. Sonra onu sipere taşıyan askere döndü:
      ? Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez, demiştim. Bak haklı çıktım. Bu zaten ölmüş dedi teğmen.
       "Değdi teğmenim" dedi asker.
     - Nasıl değdi?" dedi teğmen.
     - Bu adam ölmüş görmüyor musun?
     - Gene de değdi komutanım. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak dünyaya bedeldi benim için. Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı teğmene:
     - "Geleceğini biliyordum !" demişti arkadaşı... "Geleceğini biliyordum !"
İşte arkadaşlık ölümüne sevmek ve yanında olabilmektir. İnancını yanlış çıkartmamaktır. Bunun yanı sıra arkadaş şemsiye olmalıdır. Yani kötülüklere, olumsuzluklara karşı bizi koruyan ve zararlı alışkanlıkları engelleyen bir şemsiye olmalıdır. Arkadaş, kötü ve zararlı davranışlarda, alışkanlıklarda paylaşım demek değildir. Şayet bizi pozitif düşüncelerden negatif duygulara sürüklüyorsa birisi o bizim arkadaşımız olamaz. Akrepleşmiş insanlar mutlaka zehirini akıtacaktır. O halde akrep arkadaşlardan kaçınmak gerekir. Akrep ve fare tipinde olan arkadaşlıklar, insanı kötülüğe doğru sinsice sürükleyen iki kötü yoldaştır. Çünkü akrep zehirlidir, fare de sinsidir. Nasıl ki fare bir yeri kemirirken orayı uyuşturarak, farkında olmamızı engelliyorsa, fare arkadaşta bizi kötülüğe farkında olmadan yavaş yavaş sürükler.
"İhanet ,arkadaşlık zincirini karartır, fakat vefa onu her zamankinden parlak yapar." (Kızılderili atasözü)
     İhanete kör, vefaya uyanık olmaktır. Hatırlamadığınız ve hatırlanmadığınız arkadaşlıklar sadece zaman ve şartlarla sınırlı günübirlik birlikteliklerden farksızdır. Çünkü o zaman vefa ölmüş, arkadaşlık bitmiştir. Arkadaş, sadece işimiz düştüğünde aradığımız birisi olursa, pragmatist bir mantığın sahibi olduğumuzu unutmayalım. Çünkü arkadaş sadece iş görücü değildir. İş görendir ama sadece işimiz düştüğünde hatırladığımız olmamalıdır. Vefa, duygularda sadakat ve sevgide devamlılıktır. İşte arkadaşlık, duygularda sadakat, sevgide içtenlik ve bağlılıkta daim olmaktır.
     hatırlanmadığınız arkadaşlıklar sadece zaman ve şartlarla sınırlı günübirlik birlikteliklerden farksızdır. Çünkü o zaman vefa ölmüş, arkadaşlık bitmiştir. Arkadaş, sadece işimiz düştüğünde aradığımız birisi olursa, pragmatist bir mantığın sahibi olduğumuzu unutmayalım. Çünkü arkadaş sadece iş görücü değildir. İş görendir ama sadece işimiz düştüğünde hatırladığımız olmamalıdır. Vefa, duygularda sadakat ve sevgide devamlılıktır. İşte arkadaşlık, duygularda sadakat, sevgide içtenlik ve bağlılıkta daim olmaktır.
     Söz dostluk ve arkadaşlıktan açılmışken,bana e-posta ile iletilen bir öykü ve bir de özlü sözü de okuyucularımızla paylaşmak amacıyla alıntı olarak ekliyorum.kıssadan hisse olması
ümidiyle.
     Bilindiği gibi Emevi Hükümdarlığı uzun yıllar sürmüştür. Emevi saltanatının yıkılmasında,
Abbasi isyanlarının başarıya ulaşmasının en büyük etkeni Emevilerin dostlarından uzaklaşması dostlarına değer vermemeleri hükümdarlığın yıkılmalarında büyük rol oynamıştır.Eba Müslim-i
Horasani Emevilerin yıkılmasındaki  bu durumu şöyle ifade etmektedir.:
Şerrinden emin oldukları için,
Dostlarını kendilerinden uzak tuttular.
Düşmanlarını kazanmak için
Kendilerine yakın tuttular.
Yakın tuttukları düşmanları dost olmadı
Ancak uzak tuttukları dostları düşman oldu
Herkes düşman safında toplanınca
Yıkılmalı mukadder oldu. ( Eba Müslim-i Horasani)
     Zamanın birinde bilge bir hoca varmış,yıllarca yanınca yetiştirdiği  öğrencisinin yetişip
yetişmediğini bu arada seviyesini öğrenmek için ister. Öğrencisinin eline gizemli parlak ve
ışıklı saçan camdan bir cisim vererek, '' oğlum'' der. Bunu al memleketi gez dolaş,önüne
gelen esnafa göster.Kaç para ettiğini sor ondan sonra da kuyumculara göster.Hiç kimseye
satmadan,sadece ne dediklerini ve kaç para fiyat verdiklerini öğren gel bana söyle demiş
     Bunun üzerine öğrenci,elindeki nesneyle esnafları gezmeye önüne gelene fiyat sorar
ilk önce bir bakkal dükkanına girer ve '' şu cisim kaç para eder.kaç para verirsiniz 'diye sorar.
bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır evirir çevirir sonra: ''bunu bizim çocuk oynasın diye bir tek liraya alırım'' der.daha sonra bir manifaturacıya gider.O da parlak bir taşa benzettiği nesneye ancak beş lira vermeye razı olur.Üçüncü olarak bir semerciye gider. Semerci nesneye şöyle bir bakar. '' bu der '' benim semerlere iyi bir süs olur bundan ''kaş'' dediğimiz süslerden yaparım sana bunun için on lira vereyim'' der.
     En son olarak bir kuyumcuya gider.Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce yerinden fırlar,
'' Bu kadar değerli bir pırlantayı nereden buldun ? '' diye hayretle sorar. Öğrenci sorar:''siz ne veriyorsunuz '' kuyumcu hemen '' ne istiyorsan veririm'' öğrenci '' hayır veremem''diye
verdiği taşı almaya yeltenince,kuyumcu yalvarmaya başlar ''Ne olur bunu bana satın.Dükkanımı evimi hatta arsalarımı da vereyim üstüne'' Öğrenci satmaya yetkili olmadığını taşın emanet olduğunu ifade eder.Sadece fiyatının ne olduğunu öğrenmek için kendisine verildiğini anlatıncaya kadar bin dereden su getirip ter döker.Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan kafası karmakarış olur.Böyle karışık düşünceler içinde geri döner.Bir tarafta elindeki nesneye yüzünü buruşturarak bir lira verip onu oyuncak görenler. Bir tarafta
nesneyi mücavher diye tanımlayıp buna sahip olmak için her şeyini vermeye hazır olan hatta yalvaran kişiler..Bilge hocasının yanına dönen öğrenci,büyük bir şaşkınlık içinde başından geçenleri anlatır.
Bile sorar: ''bana karşılaştığın durumları izah edebilirmisin ?'' der.Öğrenci: ''efendim çok şaşkınım,ne diyeceğimi bilemiyorum'' diyerek bir cevap verir.Bunun üzerine bilge hoca: ''Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini bilen anlar ve o şey değerini bilenin yanında kıymetlidir.
     Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen,hisseden,fark eden kuyumcular mutlaka vardır.Bütün mesele o kuyumcuyu bulmaktır.İşte arkadaşlıkta,yaşamın her alanında gerçek kuyumcuyu bulmak dileğiyle.
     Söz dostluktan söz arkadaşlıktan vefa dan açılmışken son bir öyküyü de degerli okurlarımızla paylaşalım.
     Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkânı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış... Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini...
Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam,
"Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer" diye söylenmiş.
Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar,
"Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?" diye düşünmeye başlamış.
Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadam, terzinin yanına yaklaşıp,
"Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim" deyince,
"Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş" diye yanıt vermiş terzi.
Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş.
"Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?" diye soran yaşlı adam,
"Ben terziyim" yanıtını alınca:
     "Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın" diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.
Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş.              Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık "ünlü işadamı" diye anılır olmuş.
     Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmasını sağlamış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş.
    Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.
Ve başlamış anlatmaya:
     "Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş.
ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona:
     "Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın" demiş.
gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.
     Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın..."
    Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş...
Dostluk iplerinizi koparmamanız dileğiyle
Her nerede olursanız olu sağlıkla kalınız
Dostsuz kalmamak dileklerimle.

Mükerrem Tollu 468x60
Etiketler : veli
Yazarın Son Yazıları
Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.